AnasayfaAnasayfa  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yap  

Paylaş | 
 

 Mahir ÇAYAN-Objektif Şartlar ve Milli Demokratik Devrim Teorisi

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
PenCHE
Administrator
Administrator
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 213
Nerden : Tam Bağımsız Türkiye
Ruh Hali :
Tecrübe Puanı :
100 / 100100 / 100

Kayıt tarihi : 07/08/08

MesajKonu: Mahir ÇAYAN-Objektif Şartlar ve Milli Demokratik Devrim Teorisi   Paz Ağus. 17, 2008 2:59 am

OBJEKTİF ŞARTLAR VE MİLLİ DEMOKRATİK DEVRİM TEORİSİ


"Türkiye'nin bugün erişmiş olduğu ekonomik gelişme seviyesi, Milli demokratik devrim için proletarya öncülüğüne yeterli değildir" görüşü, "Milli Demokratik Devrim" teorisiyle çatışan bir düşüncedir. Bunu açıkça ortaya koyabilmek için, milli demokratik devrim teorisinin niteliğini genel hatları ile ortaya koymak gerekir.
Milli Demokratik Devrim Teorisi, Marksist-Leninist kesintisiz devrim teorisidir.
Kesintisiz devrim teorisinin temelinde, burjuva sınıfının tarihi misyonunu yitirmiş olduğu bir evrede, o ülkede, burjuva sınıfının omuzlayamayacağı burjuva devriminin, müttefikleri ile birlikte işçi sınıfı tarafından yapılması, sonra da işçi sınıfının bu "sürekli devrim anlayışı" içinde "Sosyalist devrim"e yönelmesi, düşüncesi yatar.
Bu düşüncenin ilk belirtileri tekel öncesi döneminde, Marx ve Engels'de görülmektedir. 1848 ihtilâli ile birlikte proletarya tarih sahnesine bağımsız bir güç olarak çıkmıştı. Avrupa burjuvazisinin bütün devrimci atılımını yitirdiği bu dönemde, Almanya'da halen (1856'lar) burjuva devrimi olmamıştı.
Alman burjuvazisinin bu devrimi yapabilecek güç ve cesarete sahip olmadığını gören Marx, köylülerle ittifak kuran proletaryanın girişimi ile başarılacak olan burjuva devrimini, Almanya'da proletarya devriminin başlangıcı olarak görmekteydi.
"Almanya'da demokratik burjuva devrimi tamamlanmadığı sürece Marx, sosyalist proletaryanın taktiği konusunda bütün dikkatini köylü sınıfının demokratik enerjisinin gelişimine yöneltecektir." [8*] Almanya'da aristokrasinin yıkılıp burjuva demokratik devriminin başarılmasının proletarya için ne kadar önemli olduğunu anlamayarak Bismark ile anlaşıp, köylü hareketlerine sırt çeviren, yalnızca sözüm ona proletarya için mücadele eden Lasalle'ı Engels en sert biçimde eleştirerek ihanetle suçlamaktadır:
"Temeli bakımından tarımsal bir ülkede ataerkil (sömürüye), kır proletaryasının büyük feodal asiller tarafından 'sopayla' sömürülmesine bir imada dahi bulunmaksızın, sanayi proletaryası adına sadece burjuvaziye saldırmak alçaklıktır." [9*]
Lenin, tekelci kapitalist dönemde, Marx'ın bu sürekli devrim anlayışını, tekelci kapitalizmin evrensel çelişkileriyle Çarlık Rusya'sının somut şartlarını birlikte tahlil ederek formüle etti. Bu teori "objektivizme" ve Lenin'in yarı anarşist diye nitelendirdiği Troçkist düşünceye karşı, Lenin'in siyasi pratiği içinde gelişmiş ve biçimlenmiştir. Bu teoriye Leninist veya Marksist-Leninist kesintisiz devrim adı verilmektedir. Her ne kadar, yukarda da belirttiğimiz gibi, bu düşüncenin tohumları ve ilk unsurları Marx ve Engels'de görülmekteyse de, bu teori en mükemmel ifadesini Lenin'le birlikte emperyalist dönemde bulmuştur. Lenin'e göre, Rusya'da olduğu gibi, burjuva demokratik devriminin o zamana kadar başarılamadığı ülkelerde, proletaryanın görevi, Menşeviklerin söylediği gibi, liberal burjuvaziye destek olunması gibi ikinci dereceden bir görev değildir. Çünkü bu dönemde -emperyalist dönemde- burjuvazi artık tarihi kaçırmıştır. Burjuvazi kendisinden beklenen görevi yapamayacak kadar zayıf, cılız ve korkaktır. Bu nedenle liderlik köylülerle ittifak kurmuş olan proletaryanındır. Köylülerle ittifak kurmuş olan -bu ittifak içinde kentsel küçük-burjuvazi de yer alabilir veya almayabilir- proletaryanın faal müdahalesiyle demokratik burjuva devrimi tam bir zafere ulaşabilir. Devrimle birlikte kurulacak olan İşçi-Köylü iktidarı içinde proletarya bu devrimi derinleştirerek, proletarya devrimi için dönüşümü sağlama imkanlarına sahip olur. [10*]
Ve nihayet, tekelci kapitalizmin birinci bunalım döneminde, Mao Tse-tung "Leninist kesintisiz devrim teorisi"ni, emperyalizmin boyunduruğu altında yarı-sömürge bir ülke olan Çin'in somut pratiğine uygulayarak, "Milli Demokratik Devrim Teorisi"ni formüle etmiştir.
Görüldüğü gibi, bu teori proletaryanın öncülüğünü önermekte, proletaryanın hegemonyasını esas almaktadır. Bu nedenle, "proletaryanın milli demokratik devrimde öncülüğü için objektif şartlar tam olgunlaşmamıştır", sözünde, "öncülük" kelimesinin hiçbir anlamı yoktur. Ve fazladan kullanılmıştır. Çünkü milli demokratik devrim ancak proletaryanın öncülüğünde söz konusu olabilir. İşçi sınıfının öncü role sahip olması, hemen devrimi yapabilecek güçte olması demek değildir. İşçi sınıfı, müttefikleri ile birlikte düşmana karşı sürekli bir mücadele içinde olacaktır. Bu sürekli savaş içinde, zaman zaman yenilecek, bozguna uğrayacaktır. Fakat her bozgundan daha güçlü ve tecrübeler kazanmış olarak çıkacaktır. Ve sonunda, müttefiklerinin başında, devrimin kesin zaferini sağlayacaktır.
Demokratik devrimin zaferini temsil eden devrimci iktidarını bir "düzen örgütü" değil, bir "savaş örgütü" olarak görmek gerekir. İster politik iktidarı ele geçirmiş olsun, (tabii müttefikleriyle birlikte), ister geçirmiş olmasın, her dönemde işçi sınıfı yoğun bir savaşın içinde olacaktır. Demokratik devrimin zaferinden sonra işçi sınıfı, sosyalizme geçişin maddi ortamını yaratmak için savaş verecektir. Milli demokratik Devrim mücadelesi bir kaç aylık bir hareket değil, yıllarca sürecek olan bir savaştır. Demokratik devrim ile sosyalist devrim arasında bir Çin Seddi yoktur. Stalin'in deyişiyle, burjuva demokratik devrim ile sosyalist devrimi bir tek zincirin iki halkası olarak ve bir tek tablo olarak görmek gerekir. Ve az çok işçi sınıfının belli bir toplumsal gücü temsil ettiği bütün ülkelerde, burjuva demokratik devrim sosyalist devrime geçiştir. Ancak Kamerun, Bassertolun gibi genç Afrika ülkelerinde sanayi yok sayılabilecek bir seviyededir, dolayısıyla belli bir toplumsal gücü temsil eden işçi sınıfı da yoktur. Bu ülkeler, emperyalizmin "böl" ve "yönet" yöntemi ile esas ana parçalarından kopartılmış ülkelerdir. Güdük de olsa, var olan sanayi kuruluşlarının büyük bir çoğunluğu zamanında kopartıldıkları bütünde kalmıştır. Ve ilkel kabile ilişkilerinin derin izlerini taşıyan bu ülkelerde, proletaryanın öncülüğünde bir devrim düşünmek biraz zordur.
Burada, bugün sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin sosyalizme geçişlerine ilişkin, Marksist çevrelerde yapılan bir tartışmaya, kısa da olsa, değinmek yararlı olacaktır. Bilindiği gibi sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin bağımsızlıklarını kazanıp, sosyalizme yönelmelerindeki yöntem meselesinde Marksist çevrelerde iki ayrı görüş vardır.
Birinci görüşün temelinde, "her şeyi silahlar belirler" teorisinin bir ifadesinden başka bir şey olmayan, nükleer silahların bütün insanlığı tahrip edecek bir seviyeye ulaştığını, bu nedenle sosyalizmin zafere giden savaşçı yolunun milyonlarca insanın ölümünden geçtiğini öne süren "karamsar" bir düşünce yatmaktadır. Bu görüş "barış içinde birarada yaşamak", "barış içinde kapitalizm ile sosyalizmin ideolojik mücadelesi" tezlerinin sömürge ve yarı-sömürge ülkeler için uygulanması olan "kapitalist olmayan yol" teorisini formüle etmektedir. Kısaca özetlersek, bu görüşe göre, belli bir toplumsal gücü temsil eden işçi sınıfına sahip olmayan Afrika ve Asya'nın sömürge ülkelerinde emperyalizme karşı milli mücadele "devrimci demokratlar" denilen, köken itibariyle emekçi sınıflardan gelme milliyetçi aydın ve subayların yönetiminde yürütülebilir.
Ancak bu görüş kendi içinde pek homojen değildir. Bu görüşü savunanların bir kısmının, bu "devrimci demokratların" öncülüğünde anti-emperyalist ve anti-feodal mücadele verildikten sonra, sosyalizme bile geçmenin mümkün olabileceğini belirtmelerine karşılık, diğerleri küçük-burjuva kökenli aydın ve subayların öncülüğünü, genel demokratik programın uygulanmasıyla pre-kapitalist ilişkilerin büyük ölçüde tasfiye edileceği ve ülkede güçlü sayılabilecek bir işçi sınıfını doğurabilecek seviyede bir sanayileşmenin sağlanmasına kadarki süre ile sınırlamaktadırlar. Ve küçük-burjuva iktidarına alternatif olarak ortaya çıkan bu işçi sınıfının güç kazanmasıyla ancak sosyalizme dönüşümün mümkün olabileceğini söylemektedirler. Bu birinci görüşün farklı nüansları, bu iki ana yorumun geçici ve melez ara şekillenmeleri biçimindedir. [11*]
İkinci görüş ise, gerek emperyalizme karşı mücadelede, gerekse de sosyalizme geçişte işçi sınıfının ideolojik, örgütsel ve politik öncülüğünü esas almaktadır. Milli Demokratik mücadeleyi, Marksist-Leninist kesintisiz devrim teorisinin bir bölümü olarak kabul etmektedir.
Hemen belirtelim ki, işçi sınıfının öncülüğü olmadan ne anti-emperyalist savaş başarıya ulaşabilir, ne de sosyalizme geçiş mümkün olabilir. İşçi sınıfının öncülüğü olmadan sosyalizme geçişi mümkün görmek boş bir hayaldir. Fakat, "sosyalizme geçişi mümkün görmemek şartıyla" bu görüş, çok özel şartlar altında olan, işçi sınıfı var sayılmayacak kadar zayıf ve cılız olan Kamerun, Burundi, Bassertolun gibi Afrika ülkelerinde, işçi sınıfı belli bir güce sahip olana kadar, tatbik imkanına sahip olabilir. Bu ülkelerde sosyal yapı, büyük sınıf farklılaşması göstermemektedir. Sosyal sınıf ve zümreler kesin olarak birbirinden ayrılmamıştır. Bundan ötürü, bu tip ülkelerde marksist partiler gerçek birer marksist parti olmaktan çok, milli kurtuluş akımlarını ve hareketlerini dile getiren, devrimci sınıf ve zümrelerin örgütleri biçimindedirler. Ve kuruldukları günden itibaren milletin bütününün özlemlerini ve çıkarlarını temsil etmişlerdir. Örneğin bir İngiliz sömürgesi olan Bassertolun'da, John Mottoheloa'nın sekreterliğini yaptığı Komünist Partisi bu niteliktedir, stratejik programı "kapitalist olmayan yol"dur. Bu parti, işçi sınıfı olmadığı için, ülkenin bütün anti-emperyalist ve demokratik güçlerine hitap etmektedir. Ülkede daha modern sınıfların iskeleti bile tam anlamı ile oluşmamıştır. Buna karşılık, Tunus Komünist Partisi'nin stratejik programı "Milli Devrimci Yol" değil, "Milli Demokratik Devrim yoludur". Çünkü Tunus'ta belli bir seviyede sanayi kuruluşu ve dolayısıyla belli bir sosyal güce sahip işçi sınıfı vardır.
Bu tartışmalara M. Belli'nin (15 Aralık 1967, Türk Solu, Sayı: 5, Sf. 5'deki yazı) görüşü de açıklık getirmektedir.
"... Sosyalizm, işçi sınıfının davasıdır, onun toplumsal düzenidir. İlkel kabile toplumunun derin izlerini taşıyan, sözü edilebilecek sanayii bulunmayan ve dolayısıyla işçi sınıfı da olmayan, ya da işçi sınıfı tarihi gelişmeyi etkileyecek güce erişmemiş bulunan bağımsız bir ülkede, örneğin Gana'da, Somali'de, elbette sosyalist kuruluştan söz edilemezdi. Öte yandan bu ülkeler için kapitalist kalkınma yolunu tutmak demek, yeniden, emperyalizme bağımlı geri tarım ülkesi durumuna dönmek demektir. Bu durumda, bu ülkelerin yurtseverlerinin tutabilecekleri yegane doğru iktisadi kalkınma yolu, sosyalizme götürecek olan "kapitalist olmayan yol" olabilirdi.
Ama sanayii olan, işçi sınıfının toplumsal bir gücü temsil ettiği geri kalmış ülkelerde devrimci şiar, elbette ki, sosyalist kuruluş şiarı olabilir ve olmalıdır. Örneğin kurtuluşunda, sanayinin ikiyüzbin istihdam gücü olan Cezayir'de 'kapitalist olmayan yol'dan söz edilemezdi ve nitekim edilmedi, bu ülkede sosyalist kuruluş şiarı ileri sürüldü. Bu bakımdan Cezayir'den ileri olan Türkiye gibi bir ülkede, kapitalist gelişmede bir hayli yol katetmiş olan Türkiye gibi bir ülkede 'kapitalist olmayan yol'un sözü hiç edilemez." [12*]
Ülkemizde "kapitalist olmayan yol"u savunan, şu anda küçük burjuvazinin azami programını çizmekte olan D. Avcıoğlu fraksiyonunu görmekteyiz. Avcıoğlu'na göre Türkiye proletaryasının emperyalizme karşı mücadelede öncü rolü oynamasına objektif olarak imkan yoktur. Bu nedenle, II. Milli Kurtuluş savaşımızda öncülük, "demokrat devrimcilere" başka bir deyişle asker-sivil zümreye aittir. "Ülkemizin bugünkü gelişme aşamasında milliyetçi devrimciler bir kez daha ön planda rol almaya aday gözükmektedir" demektedir, Avcıoğlu. [13*]
Avcıoğlu'nun görüşü: "Bugün milliyetçi devrimciler ön planda rol oynamaya aday gözükmektedirler". Çünkü, "ülkenin bugünkü gelişme aşaması bunu gerektirmektedir".
"Sağ Sapma"nın Avcıoğlu'nun yorumuna ilişkin görüşü: "Hiç olmazsa bir süre için yanlış değildir". (Şahin Alpay, Türkiye'nin Düzeni Üzerine, sf. 464, Aydınlık Sayı 12) Çünkü "bugün proletaryanın ön planda rol oynaması için objektif şartlar olgunlaşmamıştır."
Görüldüğü gibi, "asker-sivil aydın zümrenin" öncülüğü meselesinde Avcıoğlu ile "sağ sapma" hemfikir. Gerekçeler de aynıdır; "ülkenin iktisadi gelişme seviyesi proletaryanın değil de, asker-sivil aydın zümrenin öncülüğüne uygundur".
Avcıoğlu'nun "kapitalist olmayan yol"unu eleştiren sağ sapma, değişik bir tarzda tıpatıp aynı şeyleri söylemektedir.
Açıktır ki, birinci tezin yani kapitalist olmayan yol tezinin, ikinci nüansı ile, "sağ" görüş arasında hiçbir fark yoktur. Avcıoğlu'nun görüşü ile arasındaki fark da, birinci tezin iki nüansı arasındaki fark kadardır. Bir nüans ayrılığı da metoda ilişkindir; Avcıoğlu marksist olmadığını açıkça söylemesine ve de marksist terminolojiyi çok kullanmamaya dikkat etmesine karşılık, sağ görüş, marksizme sahip çıkarak marksist terminolojiyi bol bol kullanmaktadır. Yazımızın başında bahsettiğimiz küçük burjuva devrimciliğinin saflarımızdaki yankısı işte budur.
Kısaca özetlersek, sağ görüşe göre, "asker-sivil aydın zümrenin öncülüğünde uygulanacak genel demokratik program, ülkede belli bir sanayileşmeyi sağlayacak, toprak ve tarım reformları yapılacak, böylece işçi sınıfının öncülüğü için objektif şartlar yaratılmış olacaktır ve proleter devrimcilerinin bugünkü görevleri bu küçük burjuva iktidarı için çalışmaktır". Bugün için bu görüşün Türkiye işçi sınıfına atfettiği rol ikincildir, Türkiye işçi sınıfının siyaset sahnesindeki rolü objektif şartlara sahip olmadığından ikincil bir roldür. Oysa milli demokratik devrim teorisinde, işçi sınıfının rolü, artçı değil, öncü bir roldür. Milli demokratik devrim mücadelesi sosyalizme geçişin hazırlığı olduğu gibi, bir bakıma da işçi sınıfının iktidar mücadelesidir. Herhangi bir devrim öncesinde öncü rolü oynamaya aday olan sınıfın, bu rolü oynayabilecek belli bir potansiyeli olması gerekir. "Öncülüğü için işçi sınıfının objektif şartları oluşmamıştır" demek, "işçi sınıfının bu öncülüğe sahip olmasına maddeten imkan yoktur" anlamına gelir ki, bu da tekelci kapitalist dönemde, işçi sınıfına tekel öncesi burjuva devrimlerindeki gibi ikincil bir rol tanımak demektir. Açıktır ki, böyle bir düşünce de, milli demokratik devrim düşüncesinin dışında sağcı bir düşünce
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://sosyalistiktidar.forummum.com
 
Mahir ÇAYAN-Objektif Şartlar ve Milli Demokratik Devrim Teorisi
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Diğerleri-
Buraya geçin: